Kadıköy’den Strazburg’a, Sarıdan Yeşile, Küçükten Büyüğe: Bisikletlerim

Bu satırları yazmaya 15 Mayıs 2026 Cuma günü başladım. Yani, rüyamda Metallica konserine gidip James (Hetfield)’in elimi sıkmasıyla başlayıp Kirk Hammett’in bana “Çok güzelsin.” dediği günün sabahında. Metallica’nın 16 yıl sonra Atina’da verdiği konserin videolarını izleyip üstüne Metallica üyelerinden Kirk Hammett ve Robert Trujillo’nun Denizli’ye gidip Hierapolis’i ziyaret ettiklerini öğrenmem üzerine bu rüyayı görmem tesadüf değil elbette. Metallica’nın İstanbul’da 2 Mayıs’ta vermeyi planladığı konser daha uygulamaya geçmeden iptal olurken sahnelere altı yıl sonra dönen Şebnem Ferah’ın konserine bile bilet alamayan ben, İstanbul’da Metallica’ya nasıl bilet bulacağımı zaten bilemiyorum.

Bu yazıyı müzikle açtım, zira geçmişe şarkılarla gidebiliyorum. Google Fotoğraflar’ın karşıma mütemadiyen anı olarak çıkardığı o güzel günleri, yani 1. Strazburg Dönemi’nin bir kısmını anlatmak için buradayım ve bunun için şarkılara başvuruyorum.

Strazburg’da bir sene yaşadım. 1. Strazburg Dönemi, 5 Ocak 2022’den 18 Temmuz 2022’ye kadar; 2. Strazburg Dönemi ise 1 Şubat 2024’ten 11 Temmuz 2024’e kadar sürdü. Bu iki dönem arasında pek çok farkın bulunmasının yanı sıra iki farklı Selin vardı. İlki mutlu ve geleceğe umutla bakan. İkincisi yalnız ve kaygılı. 

İlk Strazburg dönemindeki Selin, bu satırları yazarken dinlediğim Solitude şarkısını dinlemezdi, dinlemedi de. Soldier of Fortune’u da dinlemezdi. Onun listesinde bol bol popüler pop şarkıları vardı.  Öyle mutluydu ki rap şarkılarının cinsiyetçi dizelerini bile göz ardı etmişti.

On dört yaşından otuz yaşına kadar her dinlediğinde tüylerini diken diken eden James’in “intiharın şarkısı” dediği Fade to Black’i dinlemedi belki ama şimdi hakkını yemeyelim Çekya’da bir sokak konserinde dinlediği andan itibaren Losing My Religion’ı, Almanca olduğu için Los’u, Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği filminde çaldığı için Hey Jude’u, yağmurlu havada güzel gittiği için Ölünce Sevemezsem Seni’yi, baget ekmeği almaya giderken aklına öylesine bir anda geldiği için Smells Like Teen Spirit’i de dinledi ve çok mutlu olduğu için Daha Mutlu Olamam’ı çalma listesinde üst sıralara taşıdı. Gençliğin heyecanıyla gençlik şarkıları dinledi ve son gençlik günlerini Strazburg’daki o Alman sınırına yakın Avenue du Rhin’da bıraktı. 2022 Haziran ayı genç olduğu son aydı. Ondan sonra her şey bir anda değişiverdi. 

Birinci Strazburg Dönemi’nde Başkanım bizimleydi. Altılı Masa vardı. ChatGPT yoktu ama bisikletim vardı. Yeşil, 2068 plakalı, Vélhop bisikletim. Fransızca bisiklet’e ‘le vélo’ deniyor. Her gün kullandığımız bisikletin adı. Bizdeki bisiklet sözcüğünün kaynağı, dişil La bicyclette sözcüğü, artık kullanılmayan, eski bir ifade. “Yalnız kitaplarda ve resmî yerlerde görebilirsiniz.” diyor Gemini. Yıllar önce Boğaziçi’ndeki Osmanlıca 101 dersime giren Niko Hoca da “Türkçede, Fransızcada artık kullanılmayan kelimeler hâlen kullanılıyor, mesela peron,” demişti. Bisiklet de onlardan biriymiş demek ki.

Yeşilden önce bisikletin rengi benim için sarıydı. Kırklareli Pehlivanköy’den alınan ilk bisikletim sarı renkli küçücük bir şeydi. Henüz dört yaşındayken babaannemin elinden tutup da babaannem, babaannemin ablası Arzu Teyze ve eşi hep beraber Halkalı’dan kalkıp Edirne’de son bulan bir trene atlayıp köye gittik. Yanımda ne annem vardı ne babam. Daha küçücük bir çocukken babaannemin elinden tutup dünyanın her yerine gidebilirdim. Zannediyorum artık yetmiş dokuz yaşına gelmiş olan babaannem de bugün benim elimden tutup her yere gider. Babaannemle aramdaki ilişki çok özel bağlara dayanıyor. O yüzden, dört yaşındayken yaş ortalaması altmış olan bu üç yetişkinle köye gitmeye ikna oldum. Ama bir şartla: Babaannem bana bisiklet alacaktı. 

Edirne Uzunköprü Muhacırkadı Köyü’ne gitmek için Uzunköprü değil, Pehlivanköy İstasyonu’nda inmeniz gerekir. Oradan köye gitmek için dolmuşlar kalkar. Çocukken dolmuş şoförlerini babaannemin tanımasına hep şaşırırdım. Bir şoförün adı Üryet’ti. Bu ismin Hürriyet olduğunu anlamam için ortaokula kadar beklemem gerekti. Komşumuz Rabinge’nin isminin Rabia olduğunu öğrenmem için de. İnge, Trakyaca “yenge” demek. Babaannemin adı bu köyde Mireminge. Babaannemin adı Meryem. Babamın lakabı Çavuş; ailemizinki ise Çıtak. 

Çıtak her ne kadar bizimkilerin hoşlanmadığı bir lakap ise de internette “Bulgaristan ve Kuzey Makedonya’da Türk kültürünü temsil eden yerli Türk nüfus” olarak geçiyor. Çocukluğum bu aileye “çıtak” lakabının verilmesine sebep olmuş Bulgaristan’ın Lofça şehrinden gelen büyük dedem Mustafa Akbaş’ın hikâyelerini dinleyerek geçti. Büyük dedemin atalarının Lofça’dan önce Malatya’da yaşadıklarına dair bir bilgi daha var elimizde. Hepsi bu. Büyük dedem daha bıyıkları yeni terlemişken Balkan Savaşları’nda savaşıp esir düşmüş. Aç ve susuz bırakılıp türlü işkencelere maruz kaldıktan sonra sağ çıkıp bir de Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya’da savaşmış. Oradan da sağ çıkıp 1975 yılında vefat etmiş. Büyük babaannem Elfida Akbaş’ın aksine, okuması yazması olmayan büyük dedeme yıllarca babaannem gazete okumuş. Büyük dedem Demirkıratlı, Atatürk inkılaplarına mesafeli imiş. Annem bana hamileyken vefat eden Makedonyalı büyük babaannem ise çok sert, fazlasıyla gaddarmış. Satmak için biriktirdiği yumurtaları yiyen köpeğin dilini haşlanmış yumurtalarla yakması, ekinlere dadanan kargaları yakalayıp çatıda günlerce sallandırması en çok anlatılan hikâyelerden. Eski harflerle dualar ve “Allah adın zikredelim evvela” diye başlayan mevlidi yazdığı defteri ise bugün benim kütüphanemde. Lisedeyken köye gittiğim bir gün gizlice çantama koyup kaçırdığımdan kimsenin haberi yok. Ya da yok gibi yapıyorlar. Babaannem biz küçücükken bu hikâyeleri bize anlatarak görevini tamamladı; ailesinin mirasını torunlarına aktardı. Peki ya, ben? Ben kime aktaracağım?

Köyümüzün isminin Muhacırkadı (Trakyaca Macırkadı) olduğunu ise okuma yazma öğrenince öğrendim. Asıl yaygın ismi Kadıköy. Ben de ilkokula başlayana kadar Kadıköy olarak bildim. Öyle ki, bir gün babam maç izlerken spiker maçın Kadıköy’de oynandığını söyledi. Ben de babama, “Baba, bizim köyde mi maç?” diye sorunca babam bana gülerek İstanbul’da da Kadıköy diye bir yerin var olduğunu anlattı.  

O zamanlar babaannem bir sözlük, köy ise geçmişe bir yolculuktu. Güğümlerden peçka dediğimiz sobalara, çamurdan yapılmış odun fırınından merdaneli çamaşır makinesine, televizyonlar siyah beyazken renklensin diye önüne konan cam filtrelerden -bizimkisi maviydi- artican dediğimiz yerin altından su çıkaran tulumbaya kadar her şey bambaşka bir dünyaya aitti.

Şimdi bisikletime geri dönelim. Hatırlıyorum, güneşli bir yaz günüydü. Trenden inince bizi köye götürecek minibüse eşyalarımızı, Arzu Teyze ve eşini ise bir gölgeliğe bırakıp babannemle bisikletçiye gittik. Benim yaşıma uygun yalnızca sarı renkli bisiklet kalmıştı. O zamanlar sarı rengini hiç sevmesem de bisikletim olsun diye kabul ettim. Ve nasıl süreceğimi bilmediğim dört tekerlekli bir bisikletim oldu. Babaannem de beni oyalamak için dertsiz başına dert aldı. Bisiklet sürmeyi her ne kadar bilmesem de, üstünden inmiyordum; babaannem de boyuna ittiriyordu. İstanbul’daki evimizde kahvaltıda bana biraz peynir yedirmek için ağzımı garaj, peynirli ekmekleri ise araba yapan babaannem, “Bu babanın arabası,” diyordu. Ben de yiyordum. “Bu amcanın arabası,” diyordu. Yine yiyordum. Ama iş dayımın arabasına geldiğinde itiraz ediyordum. “Dayımın arabası yok ki, babaanne!” der demez, ilerideki arabası deyip çıkıveriyordu işin içinden. Ben de saf saf yine açıyordum ağzımı. Bisikletim alındıktan sonra hatırımda buna benzeyen çok net bir sahne var. Kızgın güneşin altında, köyde Koca Çeşme diye adlandırılan çeşmenin başına kadar babaannem bisikletimle beni ittirdi. Nereden baksanız, bir kilometreye yakın yol gittik bu sefer tek bir haşlanmış yumurta yemek için. Köydeki tüm evlerden farklı olan imamın lojmanını görünce “Burası kimin evi?” diye sorduğumu ve öğürerek yumurta yediğimi hatırlıyorum. Bugün artık öğürmesem de yumurtayı hâlâ tek başına yiyemiyorum.

Sonra o bisikleti İstanbul’a getirdik. Ve dünyanın en kötü öğretmeni olan babam, bana bisiklet sürmeyi öğretmeye başladı. Dört tekerlekten birini çıkardı. Ben de pedalı daha ilk çevirişimde dengede duramayıp beton zeminin üstüne düştüm. Bacağım kanadı. Ama herkes gibi ben de düşe kalka bisiklet sürmeyi öğrendim. Bisikletime bir canlı muamelesi yapıyordum. Bisikletimin kıçı vardı, pipisi vardı. Bunları babama söyleyince bana sus işareti yaptı. Sonra bacaklarım uzadı ve o sarı bisiklet kardeşlerimin bisikleti oldu. Ondan sonra liseye kadar hayatıma giren çıkan bisikletlerin boyları büyüdü ama hiçbiriyle böyle derin bir ilişki kuramadım. Renklerini bile hatırlamıyorum. Liseden sonra yeterince büyüdüğüm hesaba katılarak, kimse bana bisiklet almadı. Ben de unuttum bisiklet sürmenin ruhuma verdiği huzuru. 

Üniversitede tekrar bisikleti hayatıma soktum. Sahillerde, parklarda İBB’nin İsbike bisikletleri vardı. Bu uygulama, Başkan’ımdan önceydi. Hatırlayalım, İstanbul’un Kadir Abisi vardı. Bu bisikletler, İsbike uygulamasına üyelik oluşturduktan sonra uygun bir fiyata kiralanabiliyordu. Önce bisiklet kullanmayı unutmuş olabileceğimden endişe ettim. Ama pedalı çevirir çevirmez hiçbir şeyi unutmadığımı anladım. Başkanım seçildikten sonra o İsbike istasyonlarından bisikletler birer birer kaldırıldı. Şu an hepsi bomboş.

Bisikletin benim için bir hobi aracından çıkarak ulaşım aracı haline gelmesi ise Strazburg’da oldu. Yani, Fransa’nın bisiklet başkentinde. Hayatımda Strazburg’da gördüğüm bisiklet kadar hiçbir şehirde bisiklet görmedim. İşe, okula gitmek için bisiklet kullananlar, çocuklarını okuldan almak için bisikletleriyle bekleyen veliler, bebeklerini bisiklete bağladıkları bir araçla gezdiren ebeveynler, sonsuza kadar uzayıp giden bisiklet yolları… Çoğu zaman bisikleti park edecek boş bir istasyon bulmak bile bir meseleydi.

Strazburg’a giderken bisiklet kiralayacağımı biliyordum. Herkes bana bisikletin oradaki en iyi ulaşım aracı olacağını söylüyordu. Ama kimse ulaşımın pahalılığından söz etmiyordu. Bir saatlik tramvay bileti 1,70€; yirmi altı yaşından büyükler içinse bir aylık abonelik 50€ idi. Benim gibi Avrupa’ya gözlerini ucuz mu ucuz bir ülkede açmış olan biri için bu rakamlar çok yüksekti. Onun yerine Strazburg’da belediyenin bir hizmeti olan Vélhop’tan yararlanarak 10€’ya altı aylık bisiklet kiraladım. Evet, yanlış duymadınız, sadece on avroya. Bisikletin başına bir şey geldiği takdirde teslim ederken 150€ ödemeyi kabul edip imza attıktan sonra 16 Şubat’ta bisikletim oldu. Artık poşen are (Prochain arrêt) ya da poşen istasyon (Prochaine station) diyerek bir sonraki durağı müjdeleyen tramvaya 1,70€ ödemekten -ki çoğu zaman bilet almayıp her durakta kontrol memuru olup olmadığını gözetleyerek stresli bir yolculuğa katlanmayı tercih ediyordum- kurtulmuştum.

Birinci Strazburg Dönemi’nde Alman sınırına yakın bir yerde ikamet ediyordum. Aristide Birand Caddesi’ne bir dakikalık yürüme mesafesinde Brukchof’taki Alfred Weiss yurdunda kalıyordum. 9 m²’lik, yalnız tuvaleti ve banyosu olan ve ortak mutfağı bulunan bu odayı ucuz diye seçtim, çünkü geleceğim ve gezeceğim için para biriktirmem lazımdı. Alfred Weiss’a aylık 263€ ödüyordum. Olomouc’da ortak tuvaletli ve ortak mutfaklı bir odaya 152€ ödediğim için Strazburg’daki yurt fiyatları bana epey pahalı gelmişti. 

Alfred Weiss ucuzdu çünkü Alman sınırına yakındı. Alman sınırı dediysem, korkmayın. Üniversiteye bisikletle on beş dakikada, şehir merkezine ise yirmi dakikada gidilebilecek bir mesafedeydi. Ama bu, bir Avrupalı için uzaktı. Bu küçücük kıtada sakin bir hayat yaşamaya alışmış olan arkadaşlarım şehir merkezine yakın yerlerde ikamet ettiler. İstanbul gibi devasa bir metropolde saatlerini trafikte harcayan benim içinse Alfred Weiss hiç uzak değildi. Ayrıca, buradan Almanya’ya gitmek çok kolaydı. D tramvayını kullanarak sadece dört durak sonra Almanya’ya giriş yapılıyordu: Nächster Halt Kehl Bahnhof. 

Bisikletimi aldıktan bir gün sonra Strazburg’da hava güneşli ve hafif rüzgarlıydı. Strazburg’un havası İstanbul’a çok benzer. Genel olarak kışları yağmurlu, rüzgârı sert, yazları sıcak ve bazen kavurucudur. Dünyanın başka hangi şehrinde birkaç saat içinde hava güneşliyken bir anda dolu yağmaya başlar ve sonra tekrar güneş açar ve ardından sert bir rüzgâr başlar? İstanbul’da bu işi Boğaz üstlenir; Strazburg’da Ren Nehri. Zaten notlarım bana o gün hem İstanbul’da hem de Strazburg’da havanın on üç derece olduğunu söylüyor.

Bisikletimin kilidi çok ağırdı, ilk başta kilitlemesi zordu. Yalnızca üç vitesi vardı. Ben genelde ilk ikisini kullanıyordum. Üçüncü vites beni zorluyordu. Yayaları uyarmak için bir zili, pedalı çevirdikçe yanan farları vardı. Sağa dönerken sağ kolu, sola dönerken sol kolu kullanarak sinyal verildiğini diğer bisiklet sürücülerini gözlemleyerek öğrendim. Bisikletimin önünde bir de sepet vardı. Bu sepette genelde marketten aldığım yiyecekleri ve bazen suları taşırdım. Özellikle su aldığımda bisikleti dengede tutmakta güçlük çekerdim. Aslında su almasam da olurdu ama musluk suyu içmek alışabileceğim bir şey değildi.

İlk zamanlar bisiklet yollarını takip etmek biraz zordu. Bazı yollarda hangi kısımların yayalar için hangisinin benim için olduğunu anlayamazdım. Hatta bir keresinde araç yoluna bile girdim. Ve bir anda herkes kornaya basınca panikten ne yapacağımı şaşırdım. 

19 Şubat’ta hava yine güzeldi. Bisiklet sürmeye çıktım. Hayran hayran etrafıma bakınırken bir anda düşüverdim. Pantolonum yırtıldı, dizim kanadı. Yurda dönüp üstümü değiştirdikten sonra bu sefer yoluma bisikletsiz devam ettim.

Bisikletim Strazburg’da hemen her yerde benimleydi. Şehir merkezinde aşı protestosuna denk geldiğimde, Ukrayna işgal edildiğinde destek mitingine gittiğimde, Esplanade Kampüsü’nde derse yetişeyim derken önüme çıkan fareleri ezmemeye çalıştığımda, İngilizce diye gittiğim Neustadt1 gezisi Almanca çıktığında… Yalnız Petite-France’da Alper bana evlilik teklifi ederken yoktu. Bir de arkadaşlarımla partiye gittiğim zaman içki içeceğim için kullanmazdım. Onun dışında bisikletle gidilebilecek her yerde bisikletimi yanımdan ayırmazdım. Bir yere gitmek için elli dakikalık pedal çevirdiğim de, Avrupa Parlamentosu’nun önüne park ettiğim de oldu. Ona tekrar bir canlı muamelesi yapıyordum. Selenin üstüne kırağı yağdığında sevinç, çamur yağdığında üzüntü duyuyordum. Anahtarını kaybetmekten korkuyor; her seferinde çalınmış mıdır endişesiyle — Avrupa’da bisiklet çalmak epey yaygın bir suç — park istasyonuna yaklaşıyordum.

Alperman ve Bisikletim. ❤️

O zamanlar pembe bir JBL kulaklığım vardı. Artık iyice eskidiği için birkaç ay önce çöpe attığım bu kulaklık, bisikletimi sürerken bana daima eşlik ediyordu. Aslında kulaklıkla bisiklet sürmek yasaktı. Fakat biz Fransa’da yaşıyorduk. Yani, kim umursardı yasakları? Kulaklıkla bisiklet de sürerdik, kırmızı ışıkta da geçerdik, çöplerimizi de istediğimiz şekilde ayrıştırmadan atardık. Her duvarda “grève” yazısı varken, en küçük bir protestoya “révolution” derken kim uygulardı bu sözde kuralları?

O bahar Strazburg’da gerek bisiklet sürerken gerek yürürken iki müzisyeni ve bir müzik grubunu defalarca dinledim: Nick Cave, Sertab Erener ve Kings of Convenience. Ve o yaz İstanbul’a gelince üçünün de konserine gittim. Sertab Erener konseri için arkadaşlarımla Vadi’ye gittik. Seyrantepe’den kalkan Havaray’a bindiğimde çok şaşırmış, adeta İstanbul’un hiç bilmediğim bir yerini keşfetmenin heyecanını yaşamıştım. Şimdi aklımda parayı denkleştirebilirsem, Ajda Pekkan konserine gitmek ve mezarından kalkıp gelirse Freddie Mercury’yi izlemek var. Ben doğmadan beş yıl önce dünyaya veda eden bu adamın üzerimdeki tesiri işte bu kadar büyük. Bohemian Rhapsody’yi ilk dinlediğim günü unutamam. Servisteyim, liseye gidiyorum. Kulaklıkta Freddie “Bismillah” diyor. Ben yanlış anladığımı düşünüp geri sarıyorum. Hayır, doğru duymuşum: “Bismillah” diyor. Sonra şarkı devam ediyor ve yine “Bismillah” diyor ve yine. “Freddie, Freddie Müslüman mı?” diyorum ve Zerdüşt bir aileden geldiğini öğreniyorum. Her ne kadar Ozzy Osbourne öldükten sonra mezarından kalkıp gelse, Freddie konserine mi giderim, yoksa Ozzy mi diye tereddütte kalsam da, Freddie her zaman ağır basıyor. İşte, bu tereddütlerim çoğalmasın diye bu yaz üyelerinin yaş ortalaması 71 olan Scorpions’ı Haziran’da İnönü Stadı’nda; 74 olan Deep Purple’ı ise Ekim’de Belgrad’da (başkent olan) dinlemek için gün sayıyorum. Klaus Meine’nin bana “Let me take you far away, you’d like a holiday” diye seslenmesine, Deep Purple ile Perfect Strangers’ı söylemeye ihtiyacım var.

Havanın sıcak olduğu bir nisan günü ise bisikletimle yurda döndüğümde, yurdun önünde yemek dağıtıldığını gördüm. Orada bekleyen Faslı bir kıza bu yemeklerin neden dağıtıldığını sordum. Ramazan nedeniyle bir hayırseverin, iftardan önce yurtlara yemek dağıttığını söyledi. Açıkçası, bu çok hoşuma gitti. Yemek yapma derdinden kurtulacaktım. Ertesi gün ben de saat yedi civarı bahçede beklemeye başladım. Uzun bir bekleyişin ardından gri bir araç geldi. Üstünde İslam Toplumu Milli Görüş Doğu Fransa Bölgesi Strasbourg Eyyub Sultan Yeni Camii yazıyordu. Bardaklara doldurulmuş çorbaları, paketlenmiş ana yemekleri, pideleri ve meyveleri bırakıp gittiler. Böylece aylar sonra Türk yemekleri yedim. Benim yemek yapmayıp sürekli kuru ekmek yediğimi düşünen annemin de içi rahatladı. Bense bir yandan Türklerin bu davranışlarından hoşnut oluyor, diğer yandan da bu yemekleri dağıtanların Akpli olup olmadıklarını sorguluyordum. Millî Görüş, Erbakan’dı; Erbakan’ın Partisi de Altılı Masa’daydı. Yani, sorun yoktu. Takip eden günlerde yemek beklerken çok defa o Faslı kızla sohbet ettim. Bu yemeklerin Türk yemekleri olduğunu, getirenlerin Türk olduğunu öğrendiğinde epey şaşırdı. Sonra bana dizilerden öğrendiği Türk kültürünü anlattı. Sınıf arkadaşlarımın aksine sağ parmağımdaki yüzüğümden evlenme teklifi aldığımı hemen anladı. 

O bahar, Harry Styles ‘As It Was’ı çıkardı; Fransa’da yılın hit parçası ‘On était beau’ idi. Ben ise artık bisiklet sürerken bunları dinleyemiyordum. Birinci Strazburg Dönemi’nin mutluluğuna sağlık durumum gölge düşürdü. İşlerin iyi gitmediğini anlayacak kadar tecrübe sahibiydim. Strazburg’a daha ilk geldiğim gün valiz taşımaktan ve yerleşme telaşından yorgun düşmüş, birkaç gün kendime gelememiştim. O zamanlar günlüğüme şunu yazmışım: Bazen o kadar yorgun ve halsiz hissediyorum ki… Dünyada var olabilmek için yeterince güçlü değilim.

Zaman ilerledikçe durumum daha da kötüleşti. Bunun en büyük göstergesi, Alper’le çıktığımız Paris gezisiydi. Strazburg’dan Paris’e gideceğimiz günün sabahı sağanak olmasına rağmen kampüse bisikletle gittim ve sırılsıklam oldum. Botlarımın arasından sızan yağmur çoraplarımı ıslatmış, pantolonum adeta bacaklarıma yapışmıştı. Ders biter bitmez yine yağan yağmurun altında pedal çevirdim. Ve şifayı kaptım. Ama Paris’te yaşadığım şey, basit bir soğuk algınlığından daha büyüktü.  Ne kadar uyusam da, uyku bana yetmiyordu. Göz kapaklarımı açacak gücüm bile yoktu. Göğsüm ağrıyor; azıcık yol yürüdüğümde nabzım yükseliyordu. Alper’le gittiğimiz her şehirde seks yapma hedefimiz vardı. Sanırım Paris bu konuda beni en çok zorlayan şehir oldu. Şimdi ara sıra düşünüyorum: Kendini zorlayarak da olsa sevişmek, gerçekten sevişmek sayılıyor mu?

Paris’ten döndüğümde artık bisiklet süremiyordum. Pedal çevirecek gücü bulamadığımda ise ayaklarıma güvendim. Şehri yürüyerek keşfetmeye başladım. Yurtta oturup dinlenmek yerine olabildiğince dışarı çıkıyordum. Çünkü o küçücük yurt odasında başıma bir şey gelirse beni kimsenin bulamama ihtimalinden endişe ediyordum. Akşamları saat ondan sonra uyumak için yurda gittiğimde, bazı geceler kendimi iyi hissetmediğim için, uykuda başıma kötü bir şey gelebileceği düşüncesiyle uykuya direniyordum. Üstüne bir de o yaz Avrupa’da kuraklık vardı. Nehirlerdeki sular çekilmiş, sıcaklıklar kırk dereceyi geçmişti. Ne dışarı çıkabiliyordum ne de yurtta kalabiliyordum. İşte böylesine bunaltıcı sıcakların yaşandığı bir günde, sıcaktan bayılmanın eşiğine geldiğimde, kuzey ülkelerinde yaşanan aşırı sıcaklarda yaşlıların ve kronik hastaların neden hayatını kaybettiğini daha iyi anladım.

Şimdi Birinci Strazburg Dönemi’nün son günlerinde çektiğim fotoğraflarıma bakıyorum. Hepsinde halsizlik ve yorgunluk yüzüme sinmiş. Ve sevdiğim birkaç kişiye karşı biraz kırgınlık var gözlerimde. Birinci Strazburg Dönemi’ndeki son günlerim yalnızlık, hayal kırıklığı ve fiziksel acıyla geçti. Bisikletimi nasıl teslim ettiğime dair bir not bulunmuyor elimde. Ama hayal meyal hatırlıyorum. Vélhop mağazasına doğru son kez pedal çevirirken benden sonra onu kimlerin kullanacağını düşünüyordum. Sapasağlam teslim ettiğim için de ek bir ücret ödemedim. Ve o günden sonra da bir daha bisiklete binmedim. 

Bisikletimi iade ettikten sonra da şehri karış karış gezmeye devam ettim. Bir daha gelmeyi düşünmediğim bu şehre veda ediyordum çünkü. Bu yüzden son bir kez tarte flambée yedim. Son bir kez boulangeriye gidip tereyağlı madlenler aldım. Ve tüm gücümle Katedral’in 332 basamağını çıkıp şehre bir de tepeden baktım. Ren Nehri’ni aşarak geldiğim bu şehirden yine Ren Nehri’ni aşarak ayrıldım.

  1. Strazburg’da 1871-1918 yılları arasındaki Alman işgali sırasında inşa edilmiş bir bölge. ↩︎

Yorum bırakın