Yepyeni boş bir sayfa açıp bu cümleyi başlatmak kolay olmadı. Bir suçluluk duygusuyla adeta yok saydığım bu blogda en son 19 Ağustos 2023 tarihinde bir yazı kaleme almışım. Bu yaklaşık iki yıllık bir zaman diliminde ben, dünya işleriyle meşguldüm. Oysa bu dünyanın gelip geçici olduğunu 15 Kasım 2022 tarihinde başlayıp sekiz ay süren ve hala artçıları hissedilen bir süreçte çok net anladığımı zannediyordum. O yüzden bu blogdaki en iyi yazıyı 6 Ocak 2023’te yayınladım. Tüm hayat gailelerini bir kenara itip yalnızca yaşamaya odaklandığım o dönemde.
Son aylarda bir kez daha unuttuğum yaşamak eylemi geçen hafta kendini hatırlattı yeniden. “İyi hissetme”nin unutturduğu belli başlı durumlar kendini anımsatmaya çok değil iki buçuk sene içinde başlamışken bu kez ben, dirayetimi kaybederek hüngür hüngür ağladım elimden kayıp gitmeye meyilli olan bu hayata. Adına yetişkinlik denen bu yalnızlıkta devşirdiğim yeni endişeler, zamanın ve mevsimlerin farkına varmadan geçen yıllar ve ertelemenin verdiği vicdan azabı buraya sürükledi beni. Durup dinlenmeye vaktin olmadığı bir telaşın içinde savrulurken bana en büyük ilhamı veren bu melankolik hal, boğazımda düğümlenen duyguları, düşünceleri ve deneyimleri kelimelere dökmeme yardım ediyor.
İşte şimdi bu duygularla uzun bir süredir mabet bildiğim ve tanıdık yüzlerden saklandığım Şehzade(başı) Camii’nin avlusunda oturuyorum. Bir yerli turist kafilesi giriş yapıyor avludan içeri. Bu sefer ortaokul öğrencileri. Sağımdaki bankta Endonezyalı iki kadın oturuyor. Batı Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim bir aile önümden geçip gidiyor. Sol tarafta her öğlen hafif güneş gören o banka oturup dikiş diken ve asker yeşili kıyafetler giyip asker yeşili bandana takan adam yine hummalı bir şekilde zanaatını ortaya koyuyor. Saat öğlen bire doğru varlığını hissettirmek ister gibi ayaklarını sürüyerek yürüyen yaşlı adam avlunun bir ucundan diğerine dolaşıyor. Geçen hafta aynı bankta oturup kitap okuduğum kadın geçip gidiyor önümden. Aynı kıyafeti giyip aynı çantayı takmış. Acaba hala Jon Fosse’nin aynı kitabını mı okuyor?



Güneş yüzünü daha çok gösterip baharı yaz edince bir anda gölgede kalan banklarda oturanların sayısı artıyor. Mutlaka bir şeyler tartışan orta yaşlı birkaç adam oluyor bu banklarda. Namaz saatini bekleyen yaşlıların sohbeti dindar ve belki İslamcı birkaç kızın sohbetine karışıyor. Caminin arka bahçesinde piknik yapan kadınlara özenip burada sevgilimle veya sevdiğim bir arkadaşımla köfte ekmek yiyip ayran içeceğim günü hayal ediyorum. Bir yandan tedirginim zira mini eteğimle oturduğum bu bankta eteğin orasını burasını çekiştirip bacaklarımın bir kısmını da kitapla kapatmaya çalışırken hadsizin biri bu avludaki varlığıma tahammül edemez de bir şey derse ne yaparım diye düşünüyorum. Neyse ki Allah’ın evi benim gibi günahkarlara da her zaman açık.

Tanıdık birilerine denk gelirim diye cuma günleri gelmeme kuralını geçen hafta bozup bir iki tanıdığı görünce fark edilmemek üzere çevirdiğim başımı kaldırıp ağaçların arasından sızan gün ışığına baktığımda fark etmiştim yükselen minarelerin güzelliğini. Şimdi tekrar bu güzelliği izliyorum. Sinan burayı Sultan’a layık görmeyip Sultan’ın yirmi iki yaşında ölen oğluna vermiş ama burasının benim için Süleymaniye’den daha değerli olacağını hesap edememiş.

İstanbul’un merkezi olduğuna inanılan yerde kullanılan yeşil sütunun varlığını bilen pek çok kişi belki burayı ziyarete gelince ilk onu görmek isterdi. Bense okuduğum bölüme adeta ihanet ederek söküp attım içimdeki bu heyecan duygusunu. Heyecan şimdi lisede bu yaşlarını hayal eden hayattan bihaber o kızın içinde kaldı tecrübeye yenilerek. Böyle “boş” işlerdense kafamdaki bir sesle konuşmak ya da sadece dinlenmek daha cazip şimdi. Çünkü benim için heyecan; buradan, benim güneşe baktığım yerden, bizi bugüne getiren pek çok kişinin tarihin akışı içinde bir zamanlar buradan güneşe baktığını bilmek. İsmini hatırlamak şöyle dursun var olup olmadığı dahi önemsenmeyen bir duvar ustası için yudumluyorum bugünkü kahvemi. Ortalama kaç yıl sonra onunla aynı kaderi paylaşacağımı düşünüyorum.
Arkadaki kapıların birinden çıkıp Vefa’ya ulaşıyorum. Yavaş yavaş yürüdüğüm kaldırımda bu semtte tek başıma ve sevdiklerimle geçirdiğim zamanlar geliyor aklıma. Bir zamanlar alkollü bir içecek olan bozanın geçirdiği değişimi okumuştum bir kitapta. Ve mesai bitince eğer sevgilim içmediyse evde kalan son Çek lagerine kavuşmak var aklımda.


Burada Şehzade(başı) Camii’ne dair bir şeyler okumaya geldiyseniz belki yazının en başında bu blogda mekanların bir öneminin olmadığını, sadece onların benim hayatımdaki yerinin, bende uyandırdığı duyguların bir öneminin olduğunu söylemeliydim. Ancak onun yerine Şehzade(başı) Camii’nin avlusunda dinlenebilecek şarkıları paylaşıyorum sizlerle. Ve yaklaşmakta olan mesai saatim dolayısıyla ayrılıyorum beni kimsenin bulamayacağı düşüncesiyle hemen her gün sığındığım bu mabetten. Aklımda bugün de niyetlendiğim halde içini gezemediğim bu sanat eserini yarın daha usturuplu kıyafetlerle dolaşmak var.
