Merhaba okur! Benden bir şeyler okumayalı uzun zaman oldu. Bu süre zarfında pek çok şeyle mücadele etmek zorunda kaldım, büyük bir yenilgi aldım ve şu sıralar aklım karmakarışık. En son iki yıl önce berrak bir zihne sahiptim. Şimdi tekrar aslıma ve her zaman ait olduğum o ruh haline geri dönüyorum. Bizim gibi hayatı mücadeleyle geçenlerin bu bitmek bilmez uğraşı ne zaman nihayete erecek kestiremiyorum.
Bu süre zarfında çok sevdiğim Prag’a hiç hoşlanmadığım birinin yerleştiğini öğrendim. İnsan çok sevdiği bir yeri hiç sevmediği biriyle paylaşmak zorunda kalınca bir acı ve kıskançlık duyuyor. Oysa orası benimdi… Şimdi Çekçeyi daha bir istekle öğrenmem gerek, Çekya’yı daha iyi tanımam ve tanıtmam gerek. İşte mücadelenin bir başka boyutu daha…
Bir önceki yazıda Olomouc (Okunuş: Olomots)’a nasıl gittiğimi anlattım. Bu yazı aslında onun devamı olacaktı. Bu sefer ilk bir haftada ne yaptığımı paylaşacaktım sizlerle. Ama bunun bir sonunun olmadığını ilk haftanın ikinciyi, ikincinin üçüncüyü takip edeceğini, ayrıca birinciyi anlatırsam ikincinin, ikinciyi anlatırsam üçüncünün hatrının kalacağını fark ettim. O yüzden, serüvenimin seyrini bozmadan haftalar boyunca şaşırdığım her şeyi bir araya getireceğim bu yazıda.
Olomouc’da gözlerimi güneşli bir güne açtım. Yorgunluk her yerime sirayet etmiş; sırtım, belim, kollarım ağrıyor. Valizler önümde açılmadan öylece bekliyor. Eşyaları yerleştirecek takatim yok. Duşa giriyorum. Duştan çıktığımda uzun uzun buraya neden geldiğimi sorguluyorum: Bu ülkeye, bu şehre, bu odaya ne yapmaya geldim? Şimdi İstanbul’da Alper’in ve ailemin yanında olmak için neler vermezdim. İstanbul’da kendimi ne kadar güvende hissediyordum oysa burada… Hiçbir yeri bilmiyorum ki dışarı çıkarsam ya yurdu bulamazsam diye korkuyorum: Şu yurdun sınırları dışında internetsiz ne yaparım, en iyisi beklemek.
Bu düşünceler beynimde iyice yer ederken pencereyi açıyorum. Yemyeşil ağaçlara, karşımdaki binaya bakıyorum ve ağlamaya başlıyorum. Geri dönme düşüncesi yavaş yavaş aklıma yatmaya başlıyor. Şimdi her şeyi bırakıp geri dönsem, hiçbir şeye başlamadan, bildiğim bir evde uyansam, tanıdığım havayı koklasam, korkusuzca dışarı çıksam… Ama istediğim hayat bu değil miydi? Bir yıl boyunca ne için çaba gösterdim, ne için ağladım, üzüldüm, sevindim… Kaç kez her şeyden vazgeçip ağlayarak tekrar oturdum o masanın başına. Ve nasıl mutlu oldum Euroculture’dan o e-postayı aldığımda. Şimdi daha ilk zorlukta geri dönmek… Bana göre değil, mücadele etmek zorundayım. En azından bu duygu çok tanıdık. Gecelerce yorganın altında ya da kimse görmezken sessizce bir odada ya da metrobüste üniversiteden eve dönerken… Kamuflaj niyetine bulutlu havada dahi taktığım güneş gözlüğümle… Tanıdık, değil mi? Sadece mekan farklı. İnsanlar… Hiç bilmediğim bir dil, haritadaki yerini üç ay önce öğrendiğim bu şehir, sadece başkentini ve bir arkadaşım kitabını hediye ettiği için en meşhur yazarını yeni öğrendiğim bir ülke… En iyisi yüksek lisansımı bitirir bitirmez dönmek. Evet, evet bu çok daha mantıklı. İki yıl sonra kendimi yine sevgilimin kollarında bulacağım ve İstanbul’da… Karnım çok aç. Dün geceden kalan ton balıklı sandviçimi yiyeyim bari. Bugün sınıf arkadaşlarımdan bazıları burada olacak. En azından onlarla tanışırım. Bütün gün bu odada tıkılı kalmamam lazım.
Alper’le Olomouc’a geldiğimden beri hiç konuşmadım. Nasıl da özledim onu. Duygularımı ona anlatmaya, annemle konuşurken tuttuğum gözyaşlarımı ona akıtmaya ihtiyacım var. Ona ihtiyacım var. Gelmeden önce adını Alperman diye kaydettim telefonuma. Çünkü ne zaman yardıma ihtiyacım olsa hemen yanı başımda. Yaşadığım her sorunu çözmek onun işi. Ama şimdi bu yabancı ülkede ben de onun gibi olmalıyım. Sorunları bir bir çözen, çözdükçe güçlenen.
Tüm bunlar olurken İskoç arkadaşımla tanışmaya gidiyorum. Bu tanışma IELTS Speaking sınavından bile daha beter geçiyor. Annabelle’in karşısında tam bir İngilizce sınavı veriyorum. Konuştuklarını anlamıyor, kendimi zaten anlatamıyorum. Kızın sabrı benim cümlelerimi tamamlamamı beklemeye bile yetmiyor ve cümlenin sonunu kendisi getiriyor. Neyse ki bana kahve ikram ediyor, ben de biraz kendime geliyorum.
Globus
Annebelle’e kahveyi nereden bulduğunu soruyorum. Bana erzak dolabını açıyor. Sabah erkenden uyanıp market alışverişine çıkmış. Enerjisine ve cesaretine hayran kalıyorum. Marketi bana tarif ediyor ama dinlerken her yeni cümleden sonra bir öncekini unutuyorum. Benim de markete gidip alışveriş yapmam gerekiyor. Ve imdadıma dün gece tanıştığım Moldovalı kız yetişiyor. Onunla beraber Globus’a gidiyoruz. Evet Globus… Şimdi size Globus efsanesinden bahsedeceğim.
Efendim, Globus öyle bir market ki yurdumuz Neředín’e -Çekçedeki bu özel r harfinden ve okunuşundan daha sonra bahsedeceğim- en yakın ve ne ararsan bulacağın devasa bir mekan. Bir alışveriş merkezinin içinde yer alsa da kendisi de bir alışveriş merkezi gibi. İçinde yok yok. Hem yakın olması hem de Çekya’da üretilen veya ithal edilen her türlü cins şeyi bulabileceğimiz için her ne kadar şehirdeki en pahalı marketlerden biri olsa da daha uzaktaki Lidl’dan ya da şehir merkezindeki Billa’dan alışveriş yapamadığım zamanlarda soluğu burada alıyordum.
Ayrıca Globus, gidenin uzun bir süre dönmediği, bir labirentin içindeymiş gibi kaybolduğun ve bir kara delik gibi ziyaretçilerini yutan bir market. Örneğin, bir arkadaşımız uzun süre etrafta görünmediğinde “En son Globus’a doğru yola çıkmıştı.” diyorduk. 😄
Ben de daha ilk günden bu karadeliğin içinde kayboluyorum. Globus’ta ne ararsam var, ben de kıtlıktan çıkmışcasına aldıkça alıyorum. Aslında bir yandan da bir daha Globus’a gelemem diye korkuyorum çünkü şehir bana öyle büyük, öyle karmaşık geliyor ki bir daha burayı bulabileceğimden emin değilim. Aynı zamanda Olomouc’a karşı da bir mahcubiyet hissediyorum. Eğer Olomouc bir insan olsaydı gözlerimi kaçırarak “Seni küçük sandığım, çok düşük bir beklentiyle sınırlarına girdiğim için beni affet!” demeyi çok isterdim. Bu yüzden, hatamı bu güzel şehri tanıtarak telafi etmeye çalışıyorum işte…
Konumuza dönecek olursak… Globus’tan aldığım ilk alışveriş fişini hala saklıyorum. Zaman zaman bakıp utanmak ve biraz da kendimle dalga geçmek için. Saç kurutma makinesi bile almıştım o gün! Çünkü yarınlar hiç olmayacaktı zihnimde, ya da benim zihnim ajandama yazdığım her görevi bitirmeden rahat edemediği için böyle düşünmüştüm. O gün ne kadar harcadığıma baktım: 2028 CZK, ya da anlayacağımız şekilde 85 Avro! Tabii en zoru ise aldıklarımı yurda taşımaktı. Bir önceki gün onlarca kilo yük taşımamışım gibi bugün de market poşetlerini sırtlanmıştım. Ne macera ama!
Globus’ta derdimi İngilizce anlatacağım, anlatamazsam çeviri yardımıyla iletişime geçeceğim insanlar vardı. Market arabalarının çalınmasın diye birbirlerine zincirle bağlandığını ve kullanmak/kiralamak için madeni bir para ya da bir jeton kullanıldığını orada gördüm. Markette biraların meşrubat kısmında satılmasına orada şaşırdım. Kasaya her gelişimde “Dobrý den” diyen kasiyerlere ben de selam verdim, ayrılırken “Děkuji” dedim. Her ne kadar Lidl’ı keşfettikten sonra Globus’u ziyaretlerim seyrekleşse de dönemin son günlerinde yağan karda yürümek için yurdun yanındaki “to go” kahveciden aldığım cappucino’mu içerken kendimi her seferinde Globus’ta buldum. İnsanı, gezerken aklını kemiren düşüncelerden uzaklaştıran bir yanı vardı oranın.
Bir marketi bu kadar övmeme, nostaljik özlem duymama ve paragraflar yazarak onu anlatmama hatta unuttuğum bir şey var mı diye her paragrafta tüm anılarımı tekrar gözden geçirmeme hayret ediyorum. Fakat bu hayretim kadar bu marketin birkaç fotoğrafını çekmediğim için de kendime kızıyorum. Önceden bu kadar fotoğrafkolik değildim sanırım. Yaklaşık altı ay sonra tekrar ziyaret edeceğim Globus’u -demiştim ya Olomouc’daki serüvenim hala bitmedi. Bu sefer korkmadan ama özlemimi gidererek… O zaman bol bol fotoğraflayacağım ve o gün, değerli okur, sana da haber vereceğim.
Globus’la daha sonra hem Frankfurt’ta hem de Zürih’te karşılaştık. İnsan eski bir dostunu gördüğünde nasıl seviniyorsa onu gördüğüme öyle sevindim. Fakat bu şehirlerde ikamet edenler için çok pahalı bir marketti Globus. Benim için değil. Çünkü Olomouc’un en pahalı marketi, Fransa’nın en ucuz marché’sinden daha ucuz.
Şehir Merkezi
Marketten yurda geliyorum aldığım eşyaları yerleştirip kendime öğle yemeği hazırlamaya koyuluyorum ki dairemizin kapısından gözleri çekik biri giriyor. Hemen ona “Sen Haruka mısın?” diye soruyorum ve tanışıyoruz. Biraz sohbetten sonra Ostrava’dan (Çekya’nın büyük sanayi şehirlerinden biri. Polonya sınırında yer alıyor ve Haruka Olomouc’a göre daha kirli olduğunu söylediğinden Ostrava’yı ziyaret etmekte tereddüt ettim her zaman.) geldiğini öğreniyorum. Oradaki Japonlarla buluşmaya gitmiş. Dinlenmeye ihtiyacı var ancak buna mani oluyorum çünkü elektrikli ocağın nasıl çalıştığını bir türlü anlayamıyorum; bana yardımcı oluyor. Kendime omlet yapıp afiyetle yemeye koyuluyorum.
Yemeğimi yerken odamın kapısı çalınıyor, gelen Haruka. Bana Euroculture’dakilerin şehir merkezinde buluşacağını benim de onlara katılıp katılmayacağımı soruyor. Aklımda günü yurtta dinlenerek geçirmek varken derhal kabul ediyorum. Çünkü yalnız kalmak istemiyorum, sosyalleşmem, hayatın içine karışmam lazım. Hazırlanıp çıkıyoruz ama Haruka’nın aksanını anlamak çok zor. Ve onun İngilizcesi de benimki gibi kötü. Yalnız olmadığımı bilmek mutlu ediyor. 🙈 Şehir merkezine giden tramvaya biniyoruz ve Haruka bana internetini açıyor; dünyalar benim oluyor.
Çünkü internetsiz ne yapabileceğimi, nasıl yaşayabileceğimi bilmiyorum. Halbuki sadece 14-15 yıl önce, mesela SBS’ye hazırlanırken internetin olmadığı kocaman bir kasaya sahip bilgisayarımızda araba yarışı oynarken internetin varlığı veya yokluğu umrumda olmuyordu. Facebook’a halamlara gittikçe giriyordum, MSN’e de aynı şekilde. Daha sonra internet bağlattığımızda da kardeşlerimle sırayla oturuyorduk bilgisayarın başına. Bilgisayarda oyun oynamadığım süre zarfında Cennet Mahallesi, Hayat Bilgisi, Doktorlar izleyip Powertürk’te oylama ekranından bir sonraki çalacak şarkıyı tahmin etmeye çalışıyordum. Fakat her şey öyle hızlı değişiyor ki 15 yaşındaki hayatımdan bahsederken kendimi babaannem gibi hissediyorum.
Ne diyordum… Şehir merkezi ve internet. Evet, tramvayda Haruka’ya hattı nereden aldığını, nasıl aldığını soruyorum. “Yarın ilk iş gidip ben de alacağım,” diyorum ama beni durduruyor. ISIC (Çekya’da öğrenci kartı) kartımla alırsam öğrenci tarifesinden yararlanacağımı söylüyor. Ama bunun için bir hafta beklemem gerekiyor. Bu fikre ikna olmuyorum çünkü Olomouc çok büyük ve ben bu kocaman şehirde internetsiz bir şey yapabileceğime inanmıyorum.
Dün gibi hafızamda U tramvayına binip, Okresni soud’da iniyoruz. Anabelle ve Bryan’ın gelmesini bekliyoruz. Annebelle’in nasıl bu kadar enerjik olduğuna şaşırıyorum. Kız daha dün geldi, bugün gezme peşinde. Gerçi ben de farksız değilim ki… 🤭 Ve Bryan… Kendisiyle daha İstanbul’dayken konuşmaya başladığım ve Olomouc’da üç dönem okuyan, Çek sevgilisi olan ve yüksek lisansın ardından Çekya’ya yerleşen o arkadaş. Bana daha Olomouc’a gitmeden “Olomouc’a bayılacaksın” demişti; öyle de oldu. Şimdi ben de bana çeşitli mecralardan ulaşan Euroculture öğrencilerine aynı şeyi yazıyorum: You will love Olomouc!
Bryan’ın önderliğinde şehir merkezini turlamaya başlıyoruz. Arnavut kaldırımı döşenmiş yollar, dar sokaklar, eski binalar, büyük ve küçük meydan (her ne kadar İngilizcede bunlara upper square, lower square dense de Türkçe büyük-küçük olarak çevirmek daha doğru olacak sanırım), baba-oğul-kutsal ruh için dikilmiş abide, astronomik saat, belediye binası ve belediye başkanının evine bakan Jül Sezar heykeli… Bryan’ın rehberliğinde ne kadar büyük bir şehirle karşı karşıya olduğumu düşünüyorum: Ben bu şehri zihnime nasıl oturtacağım? Nasıl her yeri öğreneceğim?






Bu gezi boyunca Olomouc’u ilk kez fotoğraflıyorum. Ve ilk kez bu şehirde fotoğraf çekiliyorum. Bazılarında maskeliyim. Çekya’da en çok şaşırdığım şeylerden biri de bu oluyor. Biz İstanbul’da açık havada dahi maske takerken burada kimse açık havada maske takmıyor. Açık havada maske takmamaya alışmam iki haftamı alıyor. Sonra ben de “buralı” oluyorum. Kapalı ortamlarda maske takmamaya epeyce direniyorum. Öyle ki bu alışkanlıktan ancak Strazburg’da vazgeçiyorum. Şimdi ne açık havada ne kapalı ortamda ne de toplu taşımada maske takıyorum. O günler çok eskide kalmış gibi… Maske takmayı bir anda benimseyip bir çırpıda unuttum. Çünkü aşağılık insanoğlu her şeye alışır!

Bryan’la şehir turumuza bir kafede ara veriyoruz. Ben menüde filtre kahve seçeceğini arıyorum ama bulamıyorum. Sonunda iced latte’de karar kılıyorum. Bryan Çekçe bildiğinden ve bir Türkle birlikte olduğundan menüde Türk kahvesi (Turecká káva) olduğunu fark ediyor. Türkiye’den kilometrelerce uzak bu şehirde Türk kahvesi olmasına şaşırıyorum. Ama neyle karşılacağımı bilmediğimden içmeye cesaret edemiyorum. Ya da henüz Türk kahvesini özlemediğimden içmek aklıma gelmiyor.

Çekya’da kaldığım süre boyunca Starbucks dahil hiçbir yerde filtre kahve göremedim, bulamadım. Tek bir yer hariç: Prag tren garındaki Tchibo. Bir kez daha Almanlar kurtarıyor hayatımı, görüyorsunuz! Bu yüzden, İstanbul’da filtre kahveden başka bir şey içmeyen ben, burada kahvenin farklı çeşitleriyle haşır neşir oluyorum. Özellikle Cappucino ile. Ama zannediyorum cappucino’yu sadece kahveye gerçek değeri veren İtalyanlar ve Çekler yapmalı. Neden mi? Çeklerin kahve sanatını ne çok önemsediklerinden bahsetmiş miydim? Bahsetmediysem anlatayım: Çekya’da kahvenin tadına varmak gerçekten mümkün. Çünkü Çekler bu kahve işini çok önemsiyor. Üniversite kafeteryasında dahi cappucino’ları birer sanat eserine dönüştürüyorlar. Cappucino’lardaki bu özeni ne Türkiye’de ne de Fransa’da gördüm. Ama bu küçücük ülkenin küçücük şehrinde (tamam, Çekya’ya göre gayet büyük bir şehir) yaşam süren mütevazi insanlar kahvenin hakkını veriyorlar. “Bir cappucino ile mi bu sonuca vardın!” demeyin. Zira latte, americano gibi kahveler de gayet başarılıydı. Aşağıda üniversite kafeteryasında içtiğim “sanat eserleri”nden bazılarını paylaşıyorum:




Bryan’lı şehir turumuza geri dönelim: Bol bol sohbet ediyoruz kahvelerimizi yudumlarken. Bryan bize Çek kültüründen bahsediyor. Mesela her mekanda bahşiş bırakmanın elzem olduğundan. O gün yanımda Bryan olduğu için bırakıyorum. Sonra? Sonrası yok tabii ki. Parayı sokakta bulmadım ki! Hem ben yabancıyım o kadarcık hoş görsünler, değil mi!
Kahvelerimizi içtikten sonra kentin farklı mekanlarını, örneğin, kiliseleri geziyoruz. Bryan bizi Katedra historie’ye götürüyor; yani tarih fakültesine. Euroculture, Olomouc’da tarih bölümünde yer aldığından derslerin çoğunu burada göreceğimizi söylüyor. Oradan katedrale doğru yol alıyoruz. Tüm bu binaları gezerken aklımda tek bir soru var: Ben bu fakülteyi nasıl bulacağım? Bu şehri nasıl çözeceğim? Ne kadar büyük, ne kadar karmaşık ya Rabbi’m!

Her Avrupa şehrinde mutlaka bulunan ve genelde şehrin en yüksek yapısı olan katedrallerin biri de (Saint Wenceslas Katedrali) Olomouc’da mevcut. Bu yüzden, biz de şehir turumuzu katedralde noktalıyoruz. Ve Katedral’e geldiğimizde Tereza’yla karşılaşıyoruz. Tereza ya da bizim kendi aramızda söylediğimiz şekliyle Mother Tereza. Çünkü bu yabancı şehirde ve ülkede karşılaştığımız ya da karşılacağımız her sorunda daima bizimle. Sanki hiç işi gücü yok, Euroculture öğrencilerine hayatı nasıl kolaylaştırırım diye düşünüyor her gün. Euroculture’daki tüm koordinatörler arasında biricik olan. Tereza, tek tek isimlerimizi soruyor, bu buluşmadan aylar önce mailleşmeye başladığı bu yabancıların kim olduğunu anlamaya çalışıyor.


Şehri gezmeye devam ederken artık yorgunluğum dayanılmaz bir hal alıyor, uykuya direnemiyorum. Annabelle ve Bryan bir parkta karşılaştıkları öğrenci grubuyla kaynaşırken ben ayrılmak için izin istiyorum. Haruka da bana eşlik ediyor. Ona markete uğramam gerektiğini söylüyorum. Öğlen Globus’tan az şey almıştım, bir de burada devam edeyim gibi bir düşüncem yok tabii ki, beni alışveriş delisi biri sanmayın sakın! Ama en azından odama doluşan sinekleri ve böcekleri püskürtecek bir silah arıyorum. Daha sonra üniversiteden yurda dönüş yolumun üstünde olduğu için yolunu çok aşındıracağım Galerie Mortiz’i ilk kez ziyaret ediyorum ve Raid alıyorum. Allah’tan dünya yeterince globalleşti de her yerde tanıdık markaları bulabiliyoruz.




Evet bu yazı, Olomouc’daki ilk günlerimi anlatırken fark ettiğim, şaşırdığım, neden böyle dediğim şeyleri sizinle paylaşmama da vesile oldu. Yazımı noktalarken Olomouc’u yazmaya bir süre daha devam edeceğimi söylemek isterim. Belki okumak istersiniz. Şüphesiz şehir merkezi bu yazıdan ibaret olmayacak. Ama Olomouc’da geçirdiğim beş ayda hemen hemen her gün gittiğim şehir merkezi başka olaylara da sahne olacağı için elbette onu daha fazla tanıma şansına sahip olacaksınız. Şimdilik bu kadar gevezelik yeter. Bırakın da Mubi’den bir film izleyeyim. Na shledanou!