Kimse bilmez

“Neoliberal performans toplumunda başarısız olan kişi, toplumu ya da sistemi sorgulamak yerine başarısızlığından kendini sorumlu tutar ve utanç duyar. Neoliberal rejimin kendine has zekâsı burada kendini gösterir. Sisteme karşı direnişe izin vermez. Buna karşılık yabancı bir gücün sömürüsünün söz konusu olduğu rejimlerde sömürülenlerin dayanışma içine girerek birlikte sömürücülere karşı ayaklanmaları mümkündür. Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” fikri de zaten bu mantığa dayanır. Ama bu, baskıcı iktidar ilişkilerini varsayar. Neoliberal öz-sömürü rejimindeyse insan öfkesini daha ziyade kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil pasif yapar.”

Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri.

Père Lachaise Mezarlığı, Paris

Bu yazıda kronolojik bir şekilde yüksek lisans programıma başvuru sürecini anlatmaya ara vererek o yıl ne hissettiğimi paylaşmak istiyorum. Çünkü benim gibi milyonlar var yalnız ve güzel ülkemde. O milyonlardan bazıları müsabakada çoktan havlu atmış vaziyette. Susarak kabulleniyor mevcut durumu. Bazıları ise hâlâ dört elle sarılmış durumda hayata, hayallerine. Çırpındıkça batıyor ama yine de mücadeleden vazgeçmiyor. Belki inatçı olduğu için, belki yapacak daha iyi bir şeyi olmadığı için belki de kendinden başka sığınacağı bir güç veya kişi bulamadığı için. Ben ikinci grupta yer alıyorum. Hayata sımsıkı tutunmaktan başka çaresi olmayan o inatçılardan biri. Ama vaziyet öyle karamsar(mış) ki bu grupta yer almama rağmen şu satırları yazabilmişim günlüğüme, tarih 27 Ekim 2020:

“Artık ölmekten korkmuyorum. Mutsuz bir hayat beni daha çok korkutuyor. Çünkü hayallerimi gerçekleştirememek, bu döngüden çıkamamak ve başarısızlık beni öylesine büyük bir korkuya sürüklüyor ki onları yaşamaktansa her şeyden vazgeçmek bazen çok cazip geliyor. Ama buna cesaret edebilmek… Beni sevenleri üzmek korkutuyor beni. Yoksa kendim için üzülmüyorum. Çünkü ölmek uyumak sadece! Düşünün ki yalnız uyumakla bitebilir bütün acıları yüreğimin.”

Père Lachaise Mezarlığı, Paris

Bu kadın bize neden bunları anlatıyor diye düşünebilirsiniz. Bu kadar özelini neden herkese açıyor deyip yadırgayabilirsiniz de. Ama ben tecrübelerin paylaşılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dışarıdan bakınca güllük gülistanlık olan hayatların aslında ne kadar paramparça, acılarla dolu ve ümitsizlik yumağı olduğunu biliyorum. Bir şeyleri başarmadan veya ortaya koymadan önce çekilen ıstırapları, acıları ve dökülen gözyaşlarını anlatmayı daha önemli buluyorum. Öbür türlü, başarısızlıklar gizlenerek anlatılan bir başarı hikayesi salt yalan olmasa da gerçeklerin tam anlamıyla öğrenilmesini mümkün kılmıyor. Göz kamaştıran özgeçmişlere sahip, başarıdan başarıya koşan insanların aslında ne kadar umutsuz ve zorluklarla dolu hayatlarının ve geçmişlerinin olduğunu bilmek aynı yollardan geçen veya geçmeyi hedefleyenleri bir nebze olsun rahatlatıyor. Yolun daha başındakilere yalnız olmadığı hissini aşılıyor.

Eğer ben o dönemlerde bunun farkında olsaydım yalnız olmadığımı hisseder böyle hislere kapılmazdım belki. Ya da daha az etkilenirdim. Ama ne yazık ki bundan bihaber bir şekilde sanki sorun sadece bendeymiş gibi hareket ediyordum. Çünkü herkes sadece kendi hayatının ne kadar iyi olduğunu anlatıyordu ve daha çok gösteriyordu sosyal medya kanalları aracılığıyla. Bu yüzden, neoliberal performans toplumunun başarısız bireyi ben, bu “başarı hikâyelerini” dinledikçe ve gördükçe çaresizlik içinde kıvranıyor ve kendime daha çok yükleniyordum.

Bu süreçte etrafımdakilerle iletişimi kestim. Susmaya, kimseyle konuşmamaya başladım. Ne ailemle ne de arkadaşlarımla. Beni anlayacağını düşündüğüm bir iki arkadaşım dışında herkesle iletişimi koparmıştım. Kafam öyle meselelerle doluydu ki sadece düşünüyordum. Konuşmak için çok yorgundum. Ama en çok meraklı bakışlarla sorulan sorular beni yoruyor ve korkutuyordu. Beş yıl Boğaziçi’nde okuduktan sonra elimde kocaman bir sıfır vardı. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun sorusuna da vereceğim bir cevabım yoktu zaten.

Père Lachaise Mezarlığı, Paris

Etrafımdaki herkes bir şeyler başarıyordu, hayatlarını kuruyordu. Peki, ya ben? Her şeyin bir vakti olduğunu biliyordum. Ama ya o vakit gelmezse diye endişeleniyordum. Kendimi boşlukta savrulup gidiyormuş gibi hissediyordum. Yaşım geçiyordu. Birkaç ay sonra yirmi beş yaşına girecektim ama elimde elle tutulur hiçbir şey yoktu. Bu yüzden kendimi geride kalmış, geç kalmış hissediyordum. İyi olduğum hiçbir alan, vâkıf olduğum hiçbir konu yoktu.

Bu durumuma bir de pandemi ve onun koşulları eklenince evden çıkamayan ve başarısızlığa mahkûm olduğunu hisseden ben, öncelikle Instagram’ı kapattım. Çünkü “like/beğendim toplumu”nda insanlarla paylaşacak beğeniye dair somut bir şeyim yoktu. Ve ardından bunu Twitter izledi. Twitter’ı kapatmadım ama daha az kullandım. Çünkü Twitter, içimi dökebildiğim ve içini dökebilen insanların hikayelerini okuyabildiğim tek mecraydı. Böylece mutsuzluğumu sadece günlüğüme hapsetmedim. Beni takip edenlerle de paylaştım. Twitter’a Shakespeare’in ünlü eseri Hamlet’ten şiirler de yazdım, Kafka’nın Aforizmalar’ından cümleler de. Hayal kırıklıklarımı da yansıttım, korkularımı da. Bu ruh hâli arkadaşlarımla yaptığım konuşmalardan dinlediğim şarkılara kadar yansıdı.

Père Lachaise Mezarlığı, Paris

O yüzden, ne zaman bundan iki yıl öncesini, yani 2020’nin sonbaharını, düşünsem kafamda Can Bonomo, Güneş çalıyor. Ne diyordu Bonomo şarkısında,

Sen korkma yeniden doğar güneş
Tut cebinde ne kaldıysa hatalarından
Koy kendi kendini kendi yerine
Korkarsan adım almaktan ya da
Tut ki derinlere dalmaktan

Güneş doğacak mıydı bilmiyordum. Doğmasını diliyordum çünkü doğmadığını düşündüğümde, kendimi başaramamış biri olarak hayal ettiğimde gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Bir motivasyona ihtiyacım vardı, ben de şarkılara sarıldım/sığındım. Ama bir türlü kendimi kendi yerime koyamıyordum. Özellikle sevgilime, Alper’e, daha çok kendime ve az da olsa yakınımdakilere, çok az sayıda görüştüğüm dostuma, sürekli başarısız olma korksusundan ve başarısızlığın kendisinden, hiçbir işe yaramamaktan ve kendimi değersiz hissetmekten bahsediyordum. Kendi mutsuzluğumu anlatıyordum.

Buna mukabil, bu kadar mutsuzluğun ortasında hayata küsme değil, ona sımsıkı sarılma peşindeydim. Başarmak, üretmek ve bilinmek… Bilinmek ama yazılarımla, kalemimle. İnsanların kalbine, ruhuna ve aklına kelimelerle dokunarak. Kendimi çevreme kabul ettirmeyi diliyordum. Çünkü sadece başarıya ve onunla paralel olarak paraya -bu durumda başarının para kazanmak olduğunu söylersek yanılmış olmayız- önem veren bir dünyada kaybedenlerin sürükleyerek yaşattıkları bedenleri dışında bir şey olmaz ellerinde. Ruhları bile kendini kaybetmiştir. Zira düzen onları sonsuz bir depresyonun içine sokmuştur ve oradan çıkmanın tek yolu kabul gören bir başarı elde etmektir. Ben de bu başarının peşindeydim. Tüm çabam bunun içindi.

Père Lachaise Mezarlığı, Paris

Yorum bırakın